hey sen eko-mimar!

10 Mart 2009 Salı § 0













Bir ekoloji modasıdır gidiyor, öğrenci yarışmaları, buluşmalar, paneller düzenleniyor sürekli. 

İnsan bir süre sonra e noluyor diye soruyor?

Mesala, bir çok ekolojik ev projesi var, haklarında yazılmış onca kitaplar, onca yapım biçimleri teknolojiler vs.  Peki bu tip projelerde mimarın etkisi ne derecede olmaktadır.

Mimar, tasarımcı kimliğini ya da şöyle diyelim gelecek vizyonu kurma durumunu ne üzerinden oluşturur bu tip projelerde?

Bir tane ekolojik evi çözmek onu tek başına yaşatabilmek neye yarar?  Mucit-mimar mı olunur bu noktada?

Bu ev ister Erciyes'de ister Çukurova'da olsun, kentsel bir öneri getiremedikten sonra, bu teknolojik yarış kimin işine yarar ki. 

Ekoloji bir bilinç meselesidir, bu bilinç oluşturulamadıktan sonra, tekil çalışmalar anca "ne güzel de evler yapıyoruz kendimize dergilerde yayınlanır artık teker teker" dedirtir. Bir çözüm getirir mi zannetmiyorum.

İşte ekolojiyi burdan düşününce, dünyanın en çok polimer üreten şirketlerinin kendilerini aklama çalışmalarına dönüyor.  Bu konularda açılan yarışmalarda göstermelik ekolojik masturbasyonlardan öteye gidemiyor çoğu zaman.

Yeni bir meşrulaşma durumu ekolojik olmak, ekoloji krizi kendini gösterdiği yerlerde, bir vicdan meselesiyle çakışıyor ve piyasa tabi ki bu vicdanı en dibine kadar kullanıyor. 

Belki bu mimarlar şöyle düşünüyorlar, benim ekolojik evim herkesi etkileyecek ve herkes gidip ben de şundan yaptırayım diyecek, ve bu eko-mimar daha fazla para kazanacak.

Mimarın toplumdaki yeri belki dünyayı kadar kurtarmak değil ama, toplum ve mimar ilişkisindeki sorunları,  mimarı yere indirmekten geçiyor belki.

Mimarı ortadan kaldırabilecek projelerle vs. 

ps. 

1-Toparlayamadım yine tam bir dahakine artık.

2-Yeşil yapınca ekolojik oluyor bir de, belki herkes yeşil tişört giymeli.





o'nun geleceği

22 Şubat 2009 Pazar § 0

seçim grafikleri, harfin içinden çıkan çocuk





ne mutlu mimarım diyene?!

§ 0

Uzun zamandır bir yazı üzerinde çalışıyorum ve halen toparlayamadım, toparlayamadığım parçaların bir kısmını burda paylaşmayı daha uygun gördüm, belki üzerinden başka birşeyler dönebilir, hem de biraz uzaklaşmış olurum metinden.

Gecenin üçünde taksim'de bir büfenin sahibiyle konuşuyoruz, “abi, mimara ne gerek var ben açıyorum autocadi kopyalaya kopyalaya yapıyorum” o sırada gülüp geçsek de, asıl irdelemek gereken de tam bu nokta sanki.

Söz konusu durum, mimarın işverenin gözündeki yerini gösteriyor bence, tabi birileri çıkıp iyi de büyük şirketler diye cümleye başlayabilir, orda sorulması gereken soru etrafımızdaki kaç binanın o büyük şirketler tarafından yapıldığı olabilir.

Türkiye'de halk tarafında genel yargı, binayı inşa edenin binayı yarattığıdır. Yaratmak ne kadar tehlikeli bir söz olarak görünse de, bu yaratma eylemi, kutsal olan ile en kısa bağlantıyı kurduğu için önemli olabilir, lakin yaratan ve yaratılan bu toplumun en hassas noktalarıdır.

Söz konusu müteahhit halkın içindendir, o sokakta oturan biri de bir gün "o" olabilir, ama mimar olamaz. Kutsal değildir, doğal olandır. Kutsal olanla kurulan o garipsenme etkisi orda yok olur.

Bir sokak arasındaki inşaatın önünde, süslü imgeler göremezsiniz, mimarın adını bile zor görürsünüz belki, burda temsilin kendisi şantiyedir belki de* 

Lakin mimarlık, bina, yapı stratejik noktalar olarak çıkıyorlar toplum üzerinde,

Önceleri mimarın kendi yerini inşa etmesini konuşuyorken, günümüzde buna bir de reklam değeri katıyoruz, mimar temsil ettiği veya yaptığından gittikçe uzaklaşıyor, mütevazilik göstermeye çalışırken, daha çok dolanıyor bir anlamda.

Buralardaki mimarlık bir temsiliyet ve meşruiyet krizi arasında yer almaya çalışıyor.

Söz konusu temsil problemi, meşruiyet krizi ile birleştiğinde içinden çıkılmaz bir döngüye doğru girmekte. En basitinden daha yeni çeşme belediye başkan'ının görselleri (projeleri!) mimarlığın nereye konduğunun en önemli örneklerinden biridir belki de. Mimarlık halen güçtür bu topraklarda ve erklerin elinde manipüle amacı olarak rahatça kullanılabilinir.

Biz buna kutsallaştırma desek de, ne gariptir ki, mimarlık bayağılaşır. Bu bayağı süreç iyi veya kötü ayrımını yapmayı geciktirir, bu yağ gibi yayılan kitle bulanıklaştıkça tespitlerimize zemin yaratabilir.

Temsil yöntemleri, meşru kılma araçları değil midir. Bugün bir mimarlık okulunda proje tesliminde halen schöller kağıdına rapido kalem ile çizim isteniyorsa, bu bağnazlıktan öte bir sesini duyurup meşruiyetini ilan etme çığlığıdır. Bu çığlık farklı medyalarda, farklı farklı gösterir kendini. 

Bitiremedim, bitiremediğim bu yazı en ham haliyle karşınızda.

19 ocak

20 Ocak 2009 Salı § 0

Bugün 19 Ocak'tı, sabah motora bindiğimde göğsümde "19 ocak'ta ne olmuştu?" yazmaktaydı, insanların bakışları görülmeye değerdi,

sonra oturduğum yerden 3-4 sıra ötemde bir bayan vardı, birbirimize gülümsedik, o an o kalabalığın içerisinde ayrılmıştık bir anda, bir insani gülümseme, bir hatırlama, çok sürmedi sonrasında yüzüm yeniden düştü.

Bu konuda yazmak istediklerim çok daha uzun, vaktim yok, teslimim var. 

"19 ocak'ta ne olmuştu?"

modernim, doğruyum, çalışkanım

13 Ocak 2009 Salı § 1

Bülent Tanju'nun "Tasarım ve Sanatta Modernlik Sorunsalları" dersine teslim ettiğim final ödevidir kendisi. Annie Hall üzerinden derste konuştuklarımızla ilgili bir okuma istenmekteydi.

Modernim, doğruyum, çalışkanım 

İlk insan ikinci insanla ilk karşılaştığında, bu işin buralara  dayanacağını hiç bilemezdi diye düşünüyorum. İletişim dediğimizin bu kadar büyüyeceği, büyüyüp ne olacağı kimsenin aklına gelmezdi, hala da bir yerlerde kesinkes gelmemesi gayet iyi. Aslında İngilizce’sinden bakakacak olursak, “communication”in etimolojik kökeni “common”, o da “1297, from O.Fr. comun, from L. communis "in common, public, general, shared by all or many,” [1]. Zaten Türkçe’de de iletişim sözcüğünün en erken örneğinin komünikasyon[2] olduğunu görüyoruz. İletişimin kökeninde bir komün olma durumu, bir paylaşma durumu söz konusu. Kökende bu olunca iletişimin çoğalmasıyla komünlerin veyahut toplumların çözülmeye başlaması gayet normal. Bununla beraber kullandığımız medyaların çeşitliliği arttıkça içine düştüğümüz doğru yanılsaması da bozulmakta. 

İşte bu iletişim yoğunluğu içerisinde  -ki daha bugün ki kadar yoğun olmayan bir vakitte- Woody Allen bir modern zamanlar ilişkisi olan Alvy ile Annie’nin ilişkisi üzerinden bir çok “modern durum”la dalgasını geçiyor.. 

Modernizmden konuşmaya başladığımız günden beri, içinde kaybolduğumuz bir durum söz konusu. Doğrusal bir düzenin içerisinde yaşıyormuşuz gibi konuşulmaya çalışılan modernizm, tarihin akışı içerisinde bir yerde geçmişi tamamen silerek başlıyormuş gibi görünür. Ancak asıl problem burada başlar, modernizm tek bir noktadan yayılmayıp – tek bir noktadan başlamadığı için belki buna yayılma bile demeyebiliriz-  bir çözülme ile kendini göstermeye başlamıştır. Bu yayılma farklı tarihlerde farklı noktalarda hiç de birilerinin hayal ettiği gibi doğrusal olmamıştır.

 Bu akışın daha yoğun görüldüğü bölgeler, şehirler olmuştur doğal olarak. New York da bu örneklerden biridir. Allen film boyunca New York’un entellektüel yaşamından anektodlarla eğlenir durur. Garip olan şu ki, 1975’te konuşulanların günümüzde halen bir yerlerde ciddi şekilde tartışıldığını görüyoruz. 

Buradan çıkıp içinde bulunduğumuz duruma bakınca, bir karışıklığın olmaması işten değil. Peki bu karışıklığın olması iyi mi kötü mü? 

Bilakis, bunun iyi mi kötü olduğunu düşünmek yerine, bir karışıklığın olduğunu kabul etmek yapılabilecek en doğru hareket olabilir. Toplumun kafasındaki modernlik tahayyülü yeni bir klasik akış inşa etmekten geçiyor. Buna tabulaşma veya başka bir şey diyin, ama sonuç değişmiyor. 

Bu çözülmenin gerçekleştiğini kavramsal sanattaki örnekleriyle görebiliyoruz, artık belli bir meta, dokunulmaz ve kutsal olan olmaktan çıkıyor sanat. Yanılsama gittikçe daha belirgin hale geliyor. Ancak çözülme gündelik hayata indirgenmedikçe, çözülme ters bir yöne doğru gidiyor sanki. Allen’in bu konudaki kurnazlığı,  Alvy ile Annie’nin ilk uzun diyalogunda, fotoğraf üzerine konuşurken iç seslerini duymamız, asıl yapılan konuşmanın bir anlamda boş bir yere doğru gittiğini göstermektedir. 

Filmin en etkin noktalarından biri doğrusal akışla tamamen dalga geçmesi, film bittikten sonra nerde başladı, nerde bitti, hangi olay ne zaman oldu gibi sorular yaratmakta. Bu akış matematğinin bozulması, çözülmenin göstergelerinden.

 Doğrusal olmak ya da olmamak işin tüm eğlencesinin çıktığı nokta, bir anda sokaktaki insanların plana dahil olması, izleyicide bir yabancılaşma etkisi oluşturma ve olayın dışına çıkarma, sonra da tekrar içeriye alma. Bir anlamda yaratıcı’nın tamamen işin içine girmesi ve kutsallaşmanın çözülmesi sanki. 

Kutsallaştırma karşı karşıya olduğumuz en önemli durumlardan biri. Kutsal kitaplar bile matbaanın icadı ile çoktan çözülmeye başladı, Mona Lisa bile reprodüksiyon ile tekrar tekrar çoğaltılıyor. Fotoğraf ise Alvy’nin “Photography's interesting, 'cause, you know, it's-it's a new art form, and a, uh, a set of aesthetic criteria have not emerged yet.”[3] dediği zamanların çok daha ötesinde, hala da soru işareti. 

Bir yandan mimarlık üzerine düşününce kutsallaştırma meselesinin halen devam ettiği çok açık gözükmekte. Mimarlık alışıldık yanılsamasıyla gelir, mimari ürünün zamanmekan durumu, insan ölçeğinde olması, onu “yüce(!)” bir şekilde ayakta tutuyor. 

Mimarlık tekrarlanıyor, ancak kendi medyasıyla değil fotoğrafla temsil ediliyor, çizimle temsil ediliyor veya başka bir medya ile temsil ediliyor.  Ve biz bir süre sonra bu temsiller üzerinden mimarlığı konuşmaya başlıyoruz, peki inşaat bu temsiliyetin bir parçası olabiliyor mu? Mimarlık kendi medyasını inşaat üzerinden mi kurar?  Sonuçta her medya çeşidi bir temsil değil midir? 

Hadi bunların hepsini geçtik diyelim, mimar ne zaman kutsallaştırmadan kurtulur. Hele bizim gibi kutsallaştırma ile çok içli dışlı olan bir toplum, bir mimarı çok rahat kutsal bir yere taşıyabilir.

 İşin gırgır yani, mimarların bu kutsallaşmadan memnun gözükmesi. Ki zaten bu yanılsamayı inşa eden, mimarın modern dünyayı dizginlemeye, düzene sokmaya çalışmasıdır. 

Bu çözülmeye karşı yapılacak en iyi şey belki de mimarların hepsini yok etmektir ki zaten dijitalleşme kendi mekanlarımızı organize etmemize, yeni bir hayat düzeni oluşturmamıza gün geçtikçe zemin hazırlıyor.  Bunun farkında olup hareket etmedikçe de ne mi olur, yan bahçedeki okuldan, her sabah “Modernim, doğruyum, çalışkanım…” dizeleri kulağımızı tırmalar durur.

bir manifesto denemesi : üretmek

10 Ocak 2009 Cumartesi § 0


  1. Bu manifesto denemelerinde, kendimce birşeyler zırvalayacağım birilerine göre. 
şöyle başlayalım,

manifesto 
isim, ticaret (manife'sto) İtalyanca manifesto

1 .     Bir gemideki malları göstermek için kaptan tarafından boşaltma işlemlerinin yapılacağı gümrük idaresine verilen liste.
2 .     Bildiri.
3 .     Toplumsal bir hareketin siyasal inanç ve amaçlarının açık ifadesi.

sonrasında da şunu koyalım,

üretmek 
(nsz)

1 .     Aynı türden canlıları çoğaltmak:
       "Minnacık bir kir, olduğu yerde durmuyor, dakikada üçe beşe katlanarak çoğalan mikroplar üretiyordu."- E. Şafak.
2 .     Ekonomik bir etkinlik sonucu ürün elde etmek:
       "Petrol üretmek. Çimento üretmek."- .
3 .   mecaz  Oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek:
       "Şiir üretmek."- .


 üre[mekTü[Kaş xi] üdre- artmak, çoğalmak
———————
• Karş. 
Moğ ürged- (genişlemek, artmak, çoğalmak), ürgen (geniş, bol).

———————
EŞKÖKENLİLER:
Tü üδre- : üre-, üretim, ürün



bir manifesto denemesi : üretmek
  1. Üretim aslolandır.

  2. Üretim gelişmeyi sağlayandır.

  3. Üretim ürünü doğurur.

  4. Ürünün nitelikli veya niteliksiz önemli değil, üretim sürecinde öğrenilenlerdir.

  5. Üretim süreçtir.

  6. Üretim geri dönüş verir.

  7. Üretim sağlama yapmayı sağlar.

  8. Her türlü medya üretimi sağlar, dil, yazı, resim, fotoğraf, video, ses vb.

  9. Özü üretmek imkansızdır, her üretim metodu, ürünü farklı yapar.

  10. Okumak, izlemek, dinlemek üretimdir. Her edilgen ürünü beyninde yeniden üretir.

  11. Ürün üretene ait değildir.

  12. Ürünün üzerinden konuşmak yeni ürünler üretir.

  13. Üretmek canlı kılar.

  14. Üretim temsildir. 

ps. Bu böyle bir denemeydi, sanırım yardıma ihtiyacım var bu konularda. 

Kaynaklar,
http://tdkterim.gov.tr
http://www.nisanyansozluk.com/