Archive for 2009

tepeleştirme

14 Aralık 2009 Pazartesi § 1

Herşeyi üst üste koyuyoruz, bir sonra gelen diğerinin üzerine biniyor. Öyle geniş bir tabanımız var ki, koyduğumuz hiç birşey havada kalmıyor, bir yerden tutunuyor.

Büyük bir jöle kalıbı gibi. Bu jöle dağı, hem geçirgen, hem saydam, hem sabit, hem oynak. Bu bir toplanım değil, bu bir yığılım. Gittikçe büyüyor, tepeleşiyor. En üstteki hiç bir zaman sabit olamıyor. Bu sistem her yerden gelebilecek etkiye karşı hassas.

Söylesenize jöleyi “undecidable” kabul edebilir miyiz?

mevsimsel döngüler

23 Kasım 2009 Pazartesi § 0

Eski metodlara geri dönüyorum, madem yazdıklarımı toparlayamıyorum, ben de parça parça koyarım, sonra bir şekilde toparlanıyor.

HERMIA*
Sevgili Lysander, işte yemin ediyorum,
Kupid'in en güçlü yayı, altın uçlu ve seçkin oku adına;
Venüs'ün tertemiz kumruları,
Ruhları perçinleyen, sevenleri kavuşturan her şey adına;
İki yüzlü Troyalı yelken açmış giderken,
Kartacalı eceyip yakıp kavuran ateş adına;
Kadınların ettiği yeminleri kat kat aşan,
Erkeklerin bozduğu tüm yeminler adına yemin ediyorum,
Dediğin yerde yarın gelip seni bulacağım.

*Bir Yaz Gecesi Rüyası

Eylemsizlik, cisimlerin konumlarını koruma eğilimidir. Bir dönemin mimari düşüncesi bu “eylemsizlik” üzerine kuruludur. Eylemsizlik kanımızı donduran, bir başka adıma izin vermeyen bir durum olarak karşımızda durur.

Eylemsizliğin şiddeti bize dokunur. Onun yarattığı potansiyel, bir süre sonra kendi kendini yemeye başlar.

mutlu yıllar, iki kilo sanat versem alır mısınız?

5 Ekim 2009 Pazartesi § 0

(sessizlik)

Bugünlerde kafamın karışıklığı hakkında, her fırsat bulduğumda konuşuyorum. Yeni bir şehre alışma durumu, burdaki dinamikleri tanımaya çalışma, daha fazla haberdar olma isteği gitgide yoruyor. Yordukça da olasılıkları arttırıyor.

Aslında farklı ortamların, farklı çarkları döndürdüğünü daha önce de farketmiştim tabi. Küreselleşmenin içerisindeki kılcal damarların çoğu zaman farkında olmuyoruz. Mesala bienaller, biliyorum ki çoğu insan “Efendim bienalden de hiçbirşey anlamıyoruz, böyle sanat mı olur tüü!” diyor.

Aslında bir bakıma haklı sayılabilirler, bir şehirde güncel sanat pratiği yayılmıyor ve merkezi olmaya başlayıp, iki senede bir kendini gösterebilecek mecra buluyorsa izleyici geleneksel alışkanlıklarını devam ettirip, güncel olana uzak kalıyor.

Tabiki şunu yadsımıyorum, İstanbul'da gitgide yükselen bir hareketlenme söz konusu. Ancak bu hareketlenme bir grup insanın arasında kalıyor gibi, ya da Urban'da oturup üzerine muhabbet etmenin üzerine geçemiyor sanki. Burda şunu düşünüyor insan, güncel sanat-sanatçı-para-koleksiyoner ilişkis nasıl işliyor?

Koleksiyonerler, “sanat yapıtı” alıcıları, bir enstalasyona, ya da bir sakıza, milyonlar dökseler, hareketlenecek mi piyasa? Hoş döker dökmez önemli olan da bu değil aslında.

Şunun farkındayım ki, sosyalist bir sosyalist anlayışı yükselişte, sokak sanatçıları, kamusal işler, halkla ilişki kurmak isteyen, onların belleklerinden parçalarla ilerleyen, kendi meşruiyetini ispatlamak için toplumsal ilişkiler ağı çizen bir sanat anlayışı.

Oysa bu şekilde idealize edilmeye çalışılan bir sanat ne kadar özgür kalabilir?

Sanatçı kendini halka adamayıp, ben bunu koydum oldu dediği zaman ne kadar ayakta kalabilir? Nerde kaldı bizim post-modern hoşgörü anlayışımız? Yoksa sadece şu sıralar trend insanlara yakın olmak olduğu için mi tüm bu oyun?

Şunun farkına varmalıyız belki, daha önce bir kaç kere dile getirdiğim gibi.

Supermen olmaktan vazgeçmek lazım, bunun için öncelikle içimizdeki sanatçı, mimar, toplum bilimci, ressam, müzisyen vs. egolarını öldürmek gerekiyor ki, kendi benliğimizle karşılaşalım.
Bu arada tabiki Supermen olabiliriz, ama önce bir ne olduğumuzu unutmak lazım.

Bir eylemcinin yazdığı “Merry Crisis, Happy New Fear” sloganını, süsleyip püsleyip bir “sanat yapıtım”da kullansaydım, baya popüler olabilirdim sanırım.




Ps. Sezonun giriş yazısı biraz hızlı oldu sanırım. Biraz da karışık, vakit ilen toparlanacaktır.

mimarlık eğitimde nefes noktaları : “kayıtdışı deneyimi”

§ 0

"Mimarist Dergisi
Sayı 33 Güz 2009
Syf. 83-84-85"


http://www.kayitdisi.org

Mimarlık Eğitimde Nefes Noktaları : “Kayıtdışı deneyimi”
YELTA KÖM

"Bulaşıcı olsun ya da olmasın, salgının bir tür tarihsel bireyselliği vardır. Ona karşı daha karmaşık bir gözlem yöntemi kullanmak zorunluluğu buradan gelir. Toplu bir olay olarak, çoklu bir bakış gerektirir; tek bir süreç, tekilliği, rastlantısallığı ve beklenmedikliği ile tanımlamak gerekir. Olayı ayrıntısıyla, ama çoklu algılamanın içerdiği tutarlılıkla da vermek zorunluluğu vardır: Kısmi olduğu sürece, bilgi belirsiz ve dayanaksız olacaktır, ana ve asıl olana ulaşmayacaktır gerçek oylumunu ancak görüngelerin kesişmesinde, bakışların kesiştiği yerde, bu ortaklaşa olayların bireysel ve tek çekirdeğini nihayet kıstıran, yinelenen ve doğrulanmış bir bilgide bulacaktır."

s.42 Kliniğin Doğuşu, Michel Foucault

Ayakları yere sağlam basan bir adamı, düşürmek zordur. Ancak bu adama onun yere aslında sandığı kadar sağlam basmadığını göstermeye kalkışmakla daha büyük bir zorluk içine girilir. Bu kriz anında devingen düzlemler üzerine inşa edilmiş bir sistemin üzerinde yeni hareket alanları araştırmak, yeni olanaklar sağlamak, yeni sularda yıkanmak anlık nefes noktaları oluşturur. Fakat bir çeşit solunum yetmezliği ile karşılaşmadıkça süregelen nefes alış verişlerimizi sorgulamaksızın sürdürür ve herşeyin izlendiğini, kayıt altına alındığını, bu düzenin bir gelecek oluşturmaktan çok, sabit ve değişmez tarihler üzerine kurulmuş olduğunun ayırdına varamayız.

Kayıtdışı böyle bir ortamda, bu bulanık sularda, Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğrencileri ve öğretim görevlilerinden oluşan bir ekibin, bir orta bahçe toplantısında yeni solungaçlarını ararken ortaya çıkan bir oluşum. İçinde bulunduğumuz eğitim sistemine altenatifler üretmek adına başladı. Eğitim sisteminine karşı bir duruştan çok onun olanaklarını zorlayarak kendi içerisindeki potansiyelleri var olanın dışında kullanınca neler çıkabileceğini araştırmak üzere yola koyuldu.

2007 senesinde başlayan hareket, kayıtdışı01 tasarım haftası ile ilk etkinliğini gerçekleştirdi. İlk sene deneyiminde 12 farklı atölye yer aldı. Tema seçilirken güncel, tartışılan, sınırları tam konulmamış, disiplinler arası tartışmaya ve yeni açılımlara imkan veren nitelikte bir temanın belirlenmesi ve temaya ilişkin bir alt metnin kaleme alınmasına çalışıldı ve buradan hareketle , tema “yer(siz)leşme” olarak belirlendi ve kayıtdışı01 tartışmaları ve gece etkinlikleriyle de görünür olmaya başladı.

Kayıtdışı bir mimarlık okulunun -gelenekten gelen bir alışkanlıkla- iç içeliğini kırılmaz bir inançla reddettiği ve oldukça mesafeli durduğu disiplinlerle ilişkisini kurabilmenin yollarını aradı Sadece tasarım alanlarıyla değil, psikoloji, sosyoloji gibi sosyal bilimler alanlarında da atölyeler yer aldı.
“inter disipliner”liğin ağzımıza pelesenk olduğu bugünler de, yapılanlar amacından hayli uzaklaşarak neredeyse disiplinler arası mesafeyi arttırıyor, ötekileştiriyor. Hep bir öteki disiplinin varlığından bahsederken, kendimizi başka bir düzleme koyup oradan değerlendiriyoruz. Ortada dönüp duran etiket bulutunun farkında olmadan, kendi seçtiklerimizi yüceltiyoruz. Herşeyi ikiliklerle betimleyip, asıl yaratıcı olanın o med-cezir anlarında olduğunun farkına varamıyoruz.

Kayıtdışı . bundan hareketle ikinci senesinde tema olarak “liminal” (arada, eşikte kalma durumu) kavramını seçti. Liminal kayıtdışının matematiğini daha iyi anlatmaktaydı. Liminal alanlardaki potansiyelleri araştırmak, disiplinlerin arasındaki liminal bölgeleri keşfetmek kışkırtıcı olması açısından önemliydi

Kayıtdışı02'de artık alışıldık durumlar yıkılmaya, duvardaki çatlaklardan iyice içeri sızılmaya başlanmıştı. Tasarım haftası katılımcıları sadece mimarlık veya tasarım öğrencileri değil, kimyadan işletmeye değin bir çok farklı disiplinden katılımcı ile gerçekleşti .Bu durumun oluşmasında artık atölyelerin de farklı disiplinlerden olmaya başlaması da büyük etkendi. Organizasyon ekibi de artık sadece mimarlık öğrencilerinden değil başka disiplinlerden öğrencileri de arasına katıyordu.

Aynı temayı bir dans atölyesinin ele alışıyla, bir grafiti, bir moda veya bir mimarlık atölyesinin ele alışı çok farklı oluyordu, hem de içlerinde sadece modacılar, sadece dansçılar veya mimarlar olmayınca, pek alışık olmadığımız ürünler ortaya çıkmaktaydı.

Bir yandan da kimse kendini bir “üretim alanı”nın tek sahibi olarak görmemeye alışıp, var olduğu alanın farklı noktaları nasıl etkilediğinin farkına varıyordu.

Kayıtdışı'nın alamet-i farikası ise bu farklı noktalar arasında kurulan ağdan ibaretti. Bütün bu ilişkiler örgüsü , organizasyonun oluşmasında, işlemesinde ve belgelenmesinde en büyük rolü oynamakta. Bu kurulan ağ sayesinde organizasyonun kendi içinde verimli bir şekilde işleyişine tanık oluyoruz.

Ekibin organizasyonlarda atölyeler kadar önem verdiği başka bir konu da “tartışmalar”. Organizasyonun her günü bir moderatörün eşliğinde çeşitli tartışmacılar tema hakkında bir sunum yapıyorlar ve daha sonra bu sununun üzerine tüm salon tartışmaya başlıyor. Klasik panel, konferans anlayışının dışında, tabureler üzerinde sabah kahveleriyle beraber yapılan bu tartışmalar, üzerimizdeki konuşma gerginliği alıyor. Özellikle “konuşulmayan”, “tartışılmayan” koridorların bir anda fikirlerin sadece kafalarda kalmadan karşılıklı tartışılabildiği, özgürce ifade edilebildiği mekanlara dönüşüyor.

Koridorlardaki bu dönüşüm, elbette sadece katılımcılar veya öğrenciler tarafından farkedilmiyor. Mimarlık bölümü ve fakülte dekanlığı da bu dönüşüme ellerinden geldiğince destek oluyor, bu farklı açılımlara göz kırpıyor.

Bir yandan kayıtdışı, ismine karşılık , tüm etkinliği kayıt altında tutmakta ve arşivlemekte çok hassas davranıyor. Tüm atölyelerde organizasyon ekibinden birer kişi bulunuyor, günlük rapor tutuluyor. Kameramanlar ve fotoğrafçılar düzenli olarak etkinliği belgeliyor.. Etkinlik haftası boyunca her gün etkinlik gazetesi “kayıt(içi)” yayımlanıyor. Bu gazete, organizasyon ekibinin yürütücülüğündeki basın-medya atölyesinin katılımcıları tarafından hazırlanıyor.

Kayıdışı bir alternatif eğitim denemesi olmaktan, ya da “doğru eğitim yöntemi budur” iddiasından çok, her seferinde değişen bir salgın şeklinde yayılmaya niyetli. Farkettirmeden bulaşan, usulca içerdeki hücrelere işleyen, yokoluşunu bekler gibi gösterip, bir virüs gibi oradan oraya salınmak istemekte.

Her sene gittikçe yayılıp, doğru yöne doğru olduğunu sandığımız solunum sistemimizin yollarını karıştırıp, bambaşka kılcallardan dışarı çıkmak için uğraşacak, diğer vücutlara karışacaktır.


Eylemlerimiz devam edecektir.

"resurrection spaces in architectural education : kayıtdışı experience"

In this article the author discusses how to build a relationship between the formal architectural education and the informal situations about "instances of kayıtdışı". Kayıtdışı (off the record) is an informal collective which is created by the students and associate professors of Yildiz Technical University. A collective that tries to find different ways of seeping into the formal education by using its potentials and searches for the possible outputs when those potentials are used variously. In this context kayıtdışı organizes some events. The main event is the designweek which includes workshops, lectures, night events and parties that all related to a chosen theme. The first designweek organised in 2008 with the theme of “non-place”; and "liminal" as the second one. More than 400 participants, tutors and lecturers from different disciplines (sociology, architecture, urban planning, cinema, photography, computational art...) highlight the interdisciplinary side of kayıtdışı which makes it more significant. Kayıtdışı intends to break unicentral design penetration by transforming it into an epidemic which spreads underneath of our building habits. Our activities will be continued.



başlıyoruz

§ 0

Uzun bir aradan sonra yeniden yazmaya başlamak biraz tedirgin edici olsada bir yerden başlamak gerek diye düşündüm. Farklı bir kentte olmanın deneyimi bu dönemki yazılara elbet yansıyacaktır, ama öncelikle sırada olanlarla başlamak lazım.

yaz rehaveti.

17 Eylül 2009 Perşembe § 0

uzun geçti, yazacaklarımı sıraladım,

rehaveti üzerimden anca attım

venedik bienali'ndeki türk pavilyonu bunların başında geliyor,

sonrasında malum açılımlar, sel vs.

nelerle uğraştığımı neler yazacağımı yazmak saçma geldi ama, üzerimde bir baskı kuruyor önceden açıklamak, iyi geliyor.


beynime kazındı

2 Temmuz 2009 Perşembe § 0

".....ilkokula gidiyordum, tarih derslerinde sürekli benim kötü olduğum anlatılıyordu..asıl soykırım budur.."

geçen gün gazetede okudum, arto tunçboyacıyan'in röportajı vardı, tam sözleri hatırlayamıyorum, beynime kazınan kısmı, eksik veya fazla bilemiyorum.

bir manifesto denemesi : eylem/._eylemek

24 Haziran 2009 Çarşamba § 1

Yaklaşık 4 ay önce bir manifesto denemesi : üretmek'i yazdıktan sonra, bir kaç kere daha duydum üretmek aslolandır cümlesini.

Bu manifesto denemeleri, bir zırvalamadan öteye geçebilir mi? Pek sanmıyorum, manifestonun günümüzde tekrar doğurabileceğini zaman zaman düşünsem de, yağ tabakası üzerinde gezinen bir su damlasından farkı yok.. Artık manifestoların sızacağı aralıklar gitgide tıkanıyor.

Aslında benim yazdıklarım bir bildiriden çok, manifestonun sözlükteki birinci anlamı ile daha ilişkili gibi,

“1.Bir gemideki malları göstermek için kaptan tarafından boşaltma işlemlerinin yapılacağı gümrük idaresine verilen liste.”

Bugün o boşaltma işlemlerinin olacağı gün, “eylem” ve “eylemek” üzerine vereceğim bir liste söz konusu.

eylem
isim
1 .Eyleme işi, fiil, hareket, aksiyon:
"Günler, düzenlenen eylemlerin baş döndürücü heyecanıyla hızla akıp geçiyordu."- A. Ümit.
2. Bir durumu değiştirme veya daha ileriye götürme yönünde etkide bulunma çabası:
"Eyleme beraber girersiniz, siz sonuca ulaşmayı düşünürsünüz, onlar ulaşmadan paylaşmayı."- A. İlhan.
3 .dil bilgisi Fiil.


  1. Eylem aslolandır.
  2. Eyleme geçmek, ileriye götürür.
  3. Eylem sorgulatır, sordurur, sorar.
  4. Eylem sürecin sonudur, süreç ile devinir, eylem ile son bulur.
  5. Eylem hiçliğin son bulduğudur, gözle görülür, elle tutulan olandır.
  6. Eylem, üretimi gösterendir.
  7. Eylem ağızdan çıkandır.
  8. Eylem farkındalık yaratandır.
  9. Eylem dikkat çekendir.
  10. Eylem varolmayı hissettirendir.
  11. Eylem anlamlı veya anlamsız olabilir.
  12. Eylem kendini durduran, kendini yok edebilendir.

bu beni hasta ediyor

22 Haziran 2009 Pazartesi § 0


http://yeltakom.tumblr.com 'dan diğer parçalara göz atılabilir.

*performatif proje

devamı gelecek cinsinden

bu bir mimari projedir

§ 0

*YTÜ Yıldız Kampüsü Bahçe
sticker projesi,

3 parça

* bu bir mimari projedir.

* bu bir mimari proje değildir.

* bu teslim saatinden sonra gelen projedir.

blogyuvasi röportaj

10 Haziran 2009 Çarşamba § 0

bir iki ay geçti sanırım üzerinden,

blogyuvasi.net'te burası hakkında çıkan bir kaç cümle,


Biraz acele cevaplar vermişim

"
-Blogunun içeriğinden bize bahseder misin?
Nosyopsis, günlük sanrılardan oluşmakta. Mimarlık, kent, politika, güncel sanat gibi konular üzerine kendimce yazdığım yazıları içeriyor.
Kimi zaman ders yazıları kimi zaman güncel bir olay üzerine yazılar oluyor, içeriğin ne hakkında olacağı çoğunlukla tam olarak kesin olmuyor.

-Özellikle son yıllarda çığ gibi büyüyen blog yayıncılığı hakkında ne düşünüyorsun?
Blog yayıncılığı medya ezberimizi bozdu, artık bir çok farklılıkla karşılaşıp, farklı düşünceleri okuyup, yeni olaylardan kendi çabamızla haberdar olur olduk.
Mesala Çince anlamasak bile, Çin’den bir imaj blogu sayesinde onları tanıyabiliyoruz, gelişmelerden bazen olay yerindeki insanların direk ağzından dinliyoruz. Bireysel medya alanlarımızı oluşturup seçtiğimizi okuyoruz bir yandan.

-Blog açarken ki kriterlerin neler ?
Bugüne kadar birçok blog maceram oldu (:. Sanırım blog açarken önemli olan yayıncılık disiplinine biraz sahip olmak, o düzeni, devamlılığı sağlamak. Birçok ölü blog var, yeni postlarını bekleyen.

-Sıkı takipçisi olduğun bloglar hangileri?
Dino Halka İstediğini Geri Veriyor, Resmi Görüş."

bir porsiyon fetih lütfen

7 Haziran 2009 Pazar § 1

 



 

İstanbul'un fethinin 556'ncı yıldönümünden Belgradkapı'da düzenlenen kutlamalarda, İstanbul temsili olarak fethedildi. 

Fetihte görev alan yeniçeriler hücum marşıyla birlikte top atışlarının ardından "Allah Allah" diyerek surlara tırmandılar. Yeniçeriler temsili olarak İstanbul'u fethetti. Temsili olarak İstanbul fethedikten sonra tören alanındaki okulların ve askerlerin kortej eşliğinde geçişi yapıldı.

İstanbul'un fethinin 556'ncı yıldönümü kutlamaları kapsamında, Fatih Sultan Mehmet'in türbesinde de düzenlenen törende Kuran-ı Kerim okundu ve dua edildi. 

Törene, İstanbul Valisi Muammer Güler, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, 23'üncü Piyade Tümen Komutanı Tümgeneral Bülent Dağsalı ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir katıldı. 

Törenin ardından Saraçhane'deki Fatih Parkı'nda bulunan Fatih Anıtı'na, İstanbul Valiliği, Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Garnizon Komutanlığı ile diğer kurum ve kuruluşların çelenkleri konuldu.”

 

Bir televizyonun internet sayfasından alıntı

 

Bu sahneyi kurdurtan müsamere alışkanlığı mı?Yoksa “fetih[1]”in dayanılmaz cazibesi mi?

 

Türkiye tarihinin anlatıldığı okul kitapları hep yaptığımız fetihlerden, başımıza gelen işgallerden söz eder. Her fethedilen yerde bizim dışımızda bir işgal hikayesi yazıldığından kimse bahsetmez. Bir savaş tarihi öğreniriz sürekli, biz sürekli fethederiz.

 

fetih-thi
isim Arapça fet§

Bir şehir veya ülkeyi savaşarak alma.
 

Oysaki fetih'in düşündürttüğü sadece bir zafer değil, etimolojik kökenini arapçadan gelmekte. Fatah'a açmak, bir ülkeyi islam egemenliğine açmak. Savaşların dinler üzerinden yapıldığı bir zamandan söz edince bu doğru bir yaklaşım olsa da, bulunduğumuz konumdan duruma halen fetih diye bakmak doğru olmayabilir.

 

 

 

 fetih/feth-

 

 

 

GülK, İrşad, Aş, YusZ xiv

 

~ArfatH[#ftHmsd.]1. açma, 2. bir ülkeyi İslam egemenliğine açma<ArfataHaaçtı
———————
EŞKÖKENLİLER:
Ar#ftH :fatih, fatiha, fetih, fütuhat, miftah, siftah

 

Bu ilişki tüm sorunsalın temelini oluşturabilirken aynı anda tamamen kaygan bir zeminde kendine yer bulabilir. Mesala İzmir'in kurtuluşu kutlanır, “gavur İzmir” tamamen arındırılmıştır(!). Oysaki İstanbul halen hazmedilmeyi bekleyen bir kenttir. Halen gavurdur, halen elde tutulamaktadır.

 

 

Böyle bir ortamda bir sahne kurulur. Tüm aktörler bu modellenmiş sahne içerisinde hiçbir yadırgama olmadan tarihsel konumlarını almışlardır. “Fetihte görev alan yeniçeriler hücum marşıyla birlikte top atışlarının ardından "Allah Allah" diyerek surlara tırmandılar. Yeniçeriler temsili olarak İstanbul'u fethetti.”

Sadece yeniçeri kostümü içerisinde olan değil, orda hazır olanların hepsi bir Ulubatlı Hasan rolünü kendilerine biçip izlemektedirler.

 

Bu piyes tek başına zararsız gözükse de, sokaklardaki onca afiş, duyuru, İstanbul'da yaşayanları tekrardan o surlara koşturuyor belki de, insanın kafasında şu soru oluşmuyor mu? Niye halen fethediyoruz ki burayı?

 

Burada fetih ile kurduğumuz ilişki kopuyor, tam tarihinden emin olamadığımız kurgulanmış bir günü yaşıyoruz. Kentin yöneticileri Fatih'in askerleri gibi bunu izliyor.

 

Sonra kentin orta yerlerinden birine yeni bir park yapılıyor, ortasına eliyle ileriyi gösteren bir Fatih heykeli konuyor. Demin bahsedilen piyesin dekorları kentin içine yerleştiriliyor, her an yerinden uçabilecek gibi olan heykelin gösterdiği noktanın bir fast-food pizzacı olması işin eğlencesine eğlence katıyor. Bu öyle oyun ki yarın birilerinin “O hep burda yapılan gibi pizzayı severdi, başkasını yemezdi” diyerek, pizzacıyı dolduracağını düşünmek pek hayal değil[2]. Zaten bugün yaşananların da pek farkı yok.

 

Belki kentin çok yaşlı olmasından kaynaklanıyor, sadece bu taraftan değil diğer taraftan nasıl göründüğü de önemli. Burdaki olay sanki bir Osmanlı böbürlenmesi değil, bir kenti sahiplenme böbürlenmesi, bakın bu benim der gibi.

 

Denizin karşı kıyısında da bu işler farklı değil, kendini Bizansla ilişkilendiren Yunanistan'da fetih günü televizyonlarda dertleniliyor, bu konudan bahsediliyor. Yunan halkının bir kısmı o günün keder ve acı getirdiğini düşünüyor.

 

İstanbul likit bir molekül gibi, tüm önyargıların, inşaa ettiğimiz herşeyin içerisine sızıyor, dibine iniyor, buharlaşıyor yukarı çıkıyor, içinde dolaşıp homojenliğini bozuyor. Bu yolda çarpıştığı herşeyle hiçbir zaman tamamen kopamıyor, ilişkisini bir şekilde sürdürüyor.

 

Aslında 1453'ten beri değil daha da öncesinden hazmedilemiyor İstanbul, üzerine üstlük 6-7 Eylül ve benzeri olaylarla traşlayınca[3] yutulması zor bir lokmaya dönüyor. Bu lokmayı yutamamanın bedelide 500 sene öncesini hatırlatıp, meşrulaştırma müsamerelerine sahne olmaktan geçiyor.

 

 

 

Bir bakıma bu sebepten modern Türkiye projesi Ankara'da sıfırdan kuruluyor. İstanbul çözülmenin başladığı yer oluyor, ezber bozuyor. Kimsenin sahiplenemediği bir kimliğe sahip oluyor, üstelik daralmıyor gittikçe, genişliyor, çeşitleniyor.

 

Buna rağmen halen kimilerine göre bu fetih bir çağı kapatıp bir çağı başlatıyor, oysa bu bir salyangozun bile umrunda olmuyor.

 

-Peki, neden bir salyangoz?

-Neden olmasın? Ne fark eder?”

Adams Douglas, Otostopçunun Galaksi Rehberi : Hayat, Evren ve Her Şey

 

 

 

 


[1]              Fetih'in dini içeriğine dikkat çekmek için üzeri çizilmiştir.

[2]              Senyücel Sibel, “metin üzerine yazışmalardan”

[3]              Yıldız Batuhan, “konu üzerine konuşmalardan”



ps. Zeynep Çınar, Sibel Senyücel, Ufuk Pehlivan ve Batuhan Yıldız'a teşekkürler.

çapraz okuma

24 Mayıs 2009 Pazar § 3


"Bulaşıcı olusn ya da olmasın, salgının bir tür tarihsel bireyselliği vardır. Ona karşı daha karmaşık bir gözlem yöntemi kullanmak zorunluluğu buradan gelir. Toplu bir olay olarak, çoklu bir bakış gerektirir; tek bir süreç, tekilliği, rastlantısallığı ve beklenmedikliği ile tanımlamak gerekir. Olayı ayrıntısıyla, ama çoklu algılamanın içerdiği tutarlılıkla da vermek zorunluluğu vardır:  Kısmi olduğu sürece, bilgi belirsiz ve dayanaksız olacaktır, ana ve asıl olana ulaşmayacaktır gerçek oylumunu ancak görüngelerin kesişmesinde, bakışların kesiştiği yerde, bu ortaklaşa olayların bireysel ve tek çekirdeğini nihayet kıstıran, yinelenen ve doğrulanmış bir bilgide bulacaktır."

s.42 Kliniğin Doğuşu, Michel Foucault

Bir bayram kutlaması, bir televizyon dizisinde sadece darbe sahnelerinde çalan bir müziğin çalması, kendinden geçen konuşmalar vs. 

Belki kutlamanın konumla alakası yok, ama uzunca bir süredir bu ülkede bir salgın olduğu apaçık ortada, ve biz bu salgını tekilselliğiyle, rastlantısallığıyla beklenmedikliğiyle yaşıyoruz.

Serbest çağrışımla şu geliyor aklıma, "etnisite" ve fiziksel çevre arasında nasıl bir ilişki kurulabilinir? Bu ilişki toplumsal olaylarla harmanlandığında elimize nasıl bir harita çıkar. Bu tüm etkileşimlerden sonra x bir ırka ait bir fiziksel çevre tanımı yapabilir miyiz? 

Özellikle mimarlık demekten çekiniyorum, onu da açıklama gereği duydum.

Mimarlık üzerine konuştukça, "mimar"dan uzaklaşamıyoruz, bir süre sonra konu mantar binalara geliyor. Oysa zamanmekan* çok daha geniş bir alanı tanıtmakta, fiziksel çevre ne kadar bir çerçeveye sıkışmış gözükse de...

*zamanmekan Bülent Tanju'nun derslerinde mekan tartışması üzerine kullanılan bir tanım. Kelimenin hikayesi biraz uzun, isteyene anlatabilirim.

ps. yazının son kısmında içinden çıkamadım, bir gün çıkarım.





tebrik ediyorum

23 Mayıs 2009 Cumartesi § 0


"Açılış sonrası sınıfları gezene Kenan Evren, bir öğrencinin gözlüğünü almak istedi. Minik öğrenci ise gözlüğünü vermedi."

Bu çocuğu tebrik ediyorum.

izmir'in denizle ne alakası var

15 Mayıs 2009 Cuma § 0

Bu çarşamba günü final maçı için İzmir'deydik. Tatil beldeleri dışında kent içinde daha önce bu kadar zaman geçirmemiştim. Her yolun sonunda denizle karşılaşsa da insan, sanki şehir o kadar suyla içe içe değilmiş gibi geldi bana, bir kopukluk varmış gibi, sanki deniz uzaktaymış gibi. Kamusal alan düzenlemesinden kaynaklanıyor belki bunlar bilemiyorum. Belki bu konuda birşeyler okumam gerek o ilişkiyi tam olarak çözmek için.

Şehrin içinde deniz kokusu gayet hissedilmekte, nemi de.. Ama sanki daha fazlası gerek.

Bunun dışında,

Bu hafta biraz yoğun geçecek,


Eko Tasarım buluşması var Taşkışla'da, cumartesi günü orda bir sunumum var ilgilenenleri beklerim. EASA ve ekoloji ilişkisi üzerine daha önceki ve yeni örnekler hakkında birşeyler anlatacağım.

Onun dışında pazar günü Erdem Tüzün ve Ege Özgirin'le beraber "Bir Eylem Olarak Ekoloji" atölyesini yürütmeye başlayacağız, daha önceki bir projede geliştirdiğimiz "ekolojik" vizyonumuzu geliştirme niyetindeyiz. 



sanallık ve mimarlık

11 Mayıs 2009 Pazartesi § 0

"Bilgisayarı sadece (projelendirme işini kolaylaştıran) bir çizim aracı olarak görmekte ısrar edenler mimarlık-sanallık gerçeklik ilişkisini karmaşık bir konu olarak tanımlayabilirler. Kuşkusuz, bilgisayarı büro pratiğini gerçekten de alabildiğine hızlandırmıştır. Ama, asıl devrim o alanda yapılmadı. Bilgisayar sayesinde mimari bilginin dijitalleşmesinin, bilginin üretim biçimini değiştirmenin yanısıra, o bilginin yapısını da radikal biçimde başkalaştırdığı açık bir gerçek. Dolayısıyla, sanal ortam mimar müşterilerine şık takdim perspektifleri görme olanağı veren bir teknik kolaylıktan ibaret değil. Aksine, kendi başına yeni bir mimari gerçeklik alanı oluşturuyor. Öyle bir alan ki, yalnızca geometri bilgisiyle biçimlenmiş bir temsiliyet sistemi olmakla kalmıyor; onu gerçek bir mekan "gibi yaşamak" bile olanaklı."

Boyut yayınlarının, Çağdaş Mimarlık Sorunları Dizisi'nden "Mimarlık ve Sanallık"ın arka kapak yazısı, muhtemelen Uğur Tanyeli imzalı

çerveçeveye battım, kurtaran yok

30 Nisan 2009 Perşembe § 1

"Kafası karışık bir çarşamba akşamı yazısı diyelim, toparlanacak yakında"


Bir sunum biçimi olarak “çerçeve”, bir temsiliyet unsuruna dönüştüğü zaman ne gibi durumlar ortaya çıkar?

Çerçevelemek, o şeyin hatlarını çizerek algısını çoğaltmak, sınırlamak.

İsim verdiğimiz durumlar, nasıl pozisyonlarda görünür olmaya başlar.

Sanatçı ürününü neden çerçevelemeye ihtiyaç duyar? Ya da mimar neden araziyi düzleyip binasını bir tabla üzerinde sunmak ister?

Üretilen her şeyin, o dünyada biricik olduğu yanılgısı bu duruma düşüren. Şunu kabul etmeliyiz, yaptığımız hiç birşey tamamen bize ait olmuyor.

Bizim biricik diye gördüklerimiz, biriktirdiklerimizin bir kıyma makinesinden geçirilmiş halinden başka birşey değil.

Bu çerçeve mezvusu uzun konu, şu sıralar pek birşey bulamıyorum, yakında ulaşacağımı hissediyorum.

Çerçeveyi sürekli elle tutulan birşey olarak görmemek lazım, fotoğrafçı bile fotoğrafı çekerken
 kendi gözünden bir çerçeve seçiyor. Bu çerçeve ve sanat ya da üretim ilişkisi, bulunduğumuz perspektiflerle çok alakalı.

Ve bir yandan da dünyayı tek bir çerçeve içerisine almak isteyen tutum. Bugün taksiyle Nişantaşı'ndan geçerken anlık bir durum gördüm, irrite edici ama düşündürücüydü. Sarışın sayılabilecek yaşlı bir hanım karşıdan karşıya geçmek üzere, o sırada da Slumdog Millionaire'de
 karşılaşabileceğiniz bir görünüşte Dev Patel görünümlü bir genç. O bayanın o gence bakışını görmeliydiniz, bunun tüm sebebi o ten rengi mi bilemedim. Ama farkında olmadan etrafımızda kurulan bu düzenin altını oymadıkça, kendi dışımızdaki herşeyin çok farklı olduğunu düşüneceğiz gitgide.

Mesala İran'da hiç içki içilmediğini, gençlerin eğlenemediğini düşündüğümüz gibi. Ben söyleyim merak etmeyin, burda ne oluyorsa orda da oluyor, biraz farklı oluyor ama oluyor.


ps. foto kaynağını vermeyeyim ne olur ne olmaz.

cevaplar

§ 2

Öncelikli olarak Batuhan Yıldız'a cevaplar,

1- Etimolojik olarak oldum olası bilirsin sana çok güvenirim, geçen karşılaştığımızda söylediğim gibi, biraz yüzeysel ve üstünkörü bir ilişki kurma biçimi oldu “otorite” bağlantısı biraz daha derinleştirmek lazım.

2- Yazının ana fikrine katılmana gerçekten sevindim.

3- Zorlama kısmında haklısın, ama bildiğin gibi erken cumhuriyet dönemi araştırmam biraz yavaş gitmekte, tarih kitapları dışındaki yayınlara ulaşamadım. Dediğin gibi Demokrat Parti zamanından bahsediyoruz, ordaki durumu başka bir tarihsellik üzerinden değerlendirmek lazım, biraz zorlama olmuş haklısın.

4- “Neden Kayserili de Ermeni Mimar Sinan değil” kısmı, bunun üzerine biraz düşünüp, internet bazlı bir kaç araştırma yaptım ve daha komik şeylerle karşılaştım.

Vakti zamanında Mimar Sinan'ın mezarı açılıp kafatası ölçülmek istenmiş? Bu artık nasıl bir toplum biçimidir? Ne kadar çıldırmış olmalıyız ben kestiremiyorum. Bunun üzerine güzel bir Auster hikayesi yazılabilir, çünkü kafatasının şu an kayıp olduğu söyleniyor.

Linkleri burada,

http://www.arkitera.com/h15901-mimar-sinanin-kafatasi.html

http://www.hafif.org/yazi/mimar-sinan-in-kafatasi

Bunlarla beraber, 

Cevap ve sonrasında Merve'nin verdiği cevaba gelirsek,

"nedenir bilinmez ama soyleme geregi duydum bir an..

yasadigi zamanlarda gidip sorsaydik mimar sinan'a: ne turkum ne ermeniyim ne de osmanliyim derdi.. cok cok yuksek ihtimal ile kayserili olarak tanimlardi kendisini.. nedeni de, tam olarak asla karsiligini veremeyen, milliyetcilik olarak turkceye cevrilmis ancak bu konuda buyuk yanlislar yapilmis nationalism teriminin henuz insa edilmemis olmasidir. onemli bir kisim tarihci bu terimin duygusal insani ya da refleksler ile ilgili oldugunu sert bir sekilde reddeder. tamamen insan yapimi bir enstitu oldugunu kabul eder..enstitu kelimesi pek hos gitmedi farkindayim ama ne diyecegimi bilemedim! ancak bu terimin yapilanmasi fransiz ihtilalinden biraz oncelere ama yayilmasi sonrasina denk duser. yani mevzu bahis mimarimiz muhtemelen bu konu hakkinda bir fikre sahip degildi! nerden nereye geldik! dedigim gibi bir tek bu noktada mudahale edesim geldi. bir de cok begendim iki yazinin da dusundurduklerini!"

nationalism inşaası burda herşeyi açıklıyor,

ilginiz için ikinize de teşekkürler



kritik yazısı

25 Nisan 2009 Cumartesi § 0

merhaba, bu çarşambaya yazım yetişemedi, halen de yazılmakta,

ama geçen haftaki "Özgün(!?!) türk mimarisi" yazısına Batuhan Yıldız'dan bir kritik gelmiş, dediklerinin çoğuna katılıyorum ama başka diyeceklerim de var şu an toparlayamıyorum. 

O yazıya


burdan ulaşabilirisiniz.

biraz toparlama

19 Nisan 2009 Pazar § 1

merhaba,

bugünlerde bu blogun işleyişi ile ilgili bir takım kararlar aldım.
biraz kendi üretimimi çoğaltmak ve biraz da toparlamak için.

efendim bunlar nedir,

bundan sonra her çarşamba sabahı, blogun o haftaki yazısını bulabileceksiniz.

onun dışında başka gönderiler de tabiki olacak, neyse efendim en azından artık çarşamba sabahlarına yetiştirmem gereken bir şey oldu.

son olarak, büyük şhakira'yı tanımayanlar bir an evel tanışsın bence.



Özgün(!?!) türk mimarisi

15 Nisan 2009 Çarşamba § 1



Koca Sinan Süleymaniyeyi ve Edirnedeki Sultan Selim camisini ortaya koymakla bütün dünyaya Türk stilini ve Türk yapıcılık başarısını göstermiştir.

O çağa kadar Ayasofya gibi büyük bir binanın eşinin yapılamayacağına Türkler bile inanmamaktaydılar. Yeryüzünde Ayasofyadan çok daha büyük yapılar vardı...”

İlkokula Temel Bilgiler “Mimar Sinan”, Mayıs 1951, Sayı 119


Özgün olan birşeyden bahsetmenin zorluğu kaçınılmaz bir gerçek gibi karşımızda durmakta. Özgün olanın neden özgün olduğu, onu nelerin özgünleştirdiği gibi sorularla karşılaşmaktayız.


Özgün kelimesi ingilizcede “authentic” kelimesi ile karşılık bulmakta. “authentic” kelimesinin etimolojik geçmişine baktığımızda authoritative kelimesi ile karşılaşırız, yani otoriter, buyurucu, amirane. Bunun önemli bir kök olduğunu düşünüyorum. Çünkü eski yunan dilindeki authentikosa dayanan bu kelimenin anlamı, hakiki olan, orjinal kelimelerine dayanıyor. Burdan şöyle bir çıkarım yapmamız mümkün olabilir mi? Otorite ve hakikat ilişkisini böyle kurabilir miyiz?


Devlet-gerçeklik-millet arasındaki gerilim burda ortaya çıkmaya başlıyor. Batının etkisiyle kendi meşruluğunu ilan etme sevdası, o büyük ağaçta tek bir daldan daha öteye gitme isteği bu gerilimde ortaya çıkıyor. Zaten ortadaki ağaçta da pek bir dal yok ama, başka bir ileri gitme olamayacağı saplantısı bugün içi kurumuş ağacı beslemeye çalışıyor. Bir yandan ise ulus devlet inşaası ile biriken kimlik saplantısı tam olarak bu özgünlük meselesi ile karşılık buluyor. Batının yıllardır sandıklarında biriktirip artık sokağa atmaya hazır olduğu eşyalarını, bir telaşla biriktirmeye çalışıyoruz, hem de onların atabileceğini aklımızdan bile geçirmiyoruz.


Erken cumhuriyet dönemi ve sonrasında tutunulan durumun bunda etkisi söz konusu. Ulusal bir söylem oluşturma sevdası, şarkiyatçı batıya aynı yöntemde verilmeye çalışılan bir cevap niteliğinde olmakta. Farklı perspektifler oluşturamama, kültürün özgün olamayacağını bunun bir bütün olarak düşünülmesi gerekliliğini ortaya koyamama özgün türk mimarisi inancımızı desteklemekte.




Peki gelenekte olan bazı değerleri batı modernizmi kanalıyla keşfediyorsak böyle fikirlerden hareketle böyle birşey yaratmak için bunun kaynaklarını geleneğimizde aramak zorunda mıyız?1 Gelenek bu toplumun daima galeyana geldiği bir olgu.


Bu geleneği kuvvetlendirmek için gösterdiğimiz refkleslerden biri Mimar Sinan örneğinde görülmekte, hem de en küçük bireyden başlayarak 1951 yılında bir ilkokula destek dergisinde tekrar edilmekte “...bütün dünyaya Türk stilini ve Türk yapıcılık başarısını...”


Aslında genel geçer bir uslübün olmadığını kabul ederek işe başlamak lazım, en azından bu perspektiften konuya bakmak ve gelenekselleşmeye yüz tutacak arayıştan çok, üslup saplantısı olmayıp her söylemin bir üslup olduğunu idrak etmiş bir dünya tahayyül edip – ki böyle değil mi zaten?- olaya öyle bakmamız mümkün.


Özgün bir türk mimarisinden bahsetmek isteyen kesim, türklerin orta asyadan geldiğini, aslında “öz”lerinde yerleşmenin bir yeri olmadığını, yapı üzerine pek sözleri olmadığını daha iyi bilirler herhalde. İşin şakası bir yana, bu zihniyet iyice geçmişe dönüp orada daima tutanacak birşeyler aramayı doğurur ama karşı koyulması gereken yöntem yeni dallar inşa etmek değil, varolanların hepsini birden görüp bu durumun çözülmesini sağlamak olabilir.


Özgünlükle hesaplaşmak, kendi geçmişizle bir bağlantı kurmamızdan değil, farklı perspektiflerden kendimize bakmaktan geçebilir. Kendimize ait bir mimarlık oluşturamadık veryansını bugün gayet anlamsızdır.




1BOZDOĞAN, Sibel

ya tutarsa

6 Nisan 2009 Pazartesi § 3








Melih Gökçek kendi sitesinde yapamadıklarım diye bir bölüm açmış,

http://www.melihgokcek.com.tr/yapamadiklarim.asp

incelenesi projeler dizisi gerçekten.

Politika ve mimarlık ilişkisini kent ölçeğinde en yoğun hissettiğimiz zamanlar, seçim zamanları herhalde.

Projelerin absürdlüğünden dem vurmuycam, belki gerçekten şu yukardaki üçünden biri yapılsaydı da görseydik nasıl binalar olacağını.

Dikkat çekmek istediğim iki nokta var, biri mevlana projesinin arkasındaki default windows masaüstü imajı, diğeri ise nasrettin hoca kentsel dönem projesindeki maya durumu.

Bu şehrin mayasını bu sefer tutturur diye yapılmış bir heykel midir bu? Ya tutarsa...

Durum burda çok net ortaya çıkıyor sanki, bunu çizen ofisteki biri düşünmüştür, ne yapıyorum diye ama sonrasında o ses gelmiştir, "ya tutarsa..."


ps. Dilara Sezgin'e teşekkürlerimi sunarım link için.

son model çözüm rehberi

31 Mart 2009 Salı § 0


*Uzun süredir kafa toparlayamama derdindeyim, yine ham bir şekilde bir yazı koyuyorum, böyle yapmadıkça yenisini yapmak için bir adım öteye gidemiyorum.

Köy dendiğinde kafamızda oluşan gün geçtikçe değişiyor sanki, o artık gitmesek de görmesek de bizim olan köy değil, zaten bunun mümkün olmayışı da ayrı konu. İki kutuplu düşünce sistemiyle köyün karşısına kenti koyduğumuz sürece orda bize ait bir köy olması gayet doğal. 

Ancak "geleneksel" kalmış bir köyden bugün bahsetmek nerdeyse imkansız, sakın burdan kentler büyük köylerdir gibi bir çıkarım olmasın, bu olsa olsa kendimizi yanıltmak olur.

Kent çözülmenin daha hızlı olduğu bir yer, köyde ise bu daha yavaştan işlemekte. İletişim teknolojilerinin ilerlemesi, ulaşılabilirliğin artması bu çözülmeyi arttırıyor, geleneksel yapı gittikçe daha hızlı çözülüyor. 

Biz ise kendimizi kente konumlandırarak, bu ilişkiyi bipolar şekilde ele alıyoruz, oysa kendimizi koyduğumuz yer tek kutup değil, bir çok kutbun ortak noktası mahiyetinde.

Burda sanki konumlanmak önemli gibi,

konum, "konmak"tan gelmekte "konmak"ta kök olarak, edilgen şekilde bir yere koyulmakla alakadar.*

biz kendimizi bir yere koyuyoruz gibi bir durum çıkabilir, ya da zaten varolduğumuz an bir şekilde bir yere koyulmuş oluyoruz, sıkıcı bir durum farkındayım.

konumlandığımız nokta, yeni perspektiflerimizi oluşturuyor. ingilizcesine baktığımızda konum-location, latince kökeni "locus"dan gelmekte, locus "place" anlamına gelmekte.

burda daha septik bir yaklaşımlar ilerleyince, "locus"un türkçe anlamlarından biri "mahal"

 mahal GülK, DK xiv mahallyerAr maHall [#Hll iz/m.] çözme yeri, durma veya konaklama yeri, konak, durak Ar Halla çözdü " hal2


"çözme yeri"nin altını çizmek lazım, bir mahale yerleşiyoruz, tahayyül edeceğimiz, ellerimizle kuracağımız bir çözüme ulaşmak için.

çözüm yanılsaması burda beliriyor ve işin eğlencesi burda çıkıyor, bir şeyleri çözme düzene sokma çabamız..

bu durumda konumlandığımız mahal hangi "yer" dir? ya bir yer midir?



**İlkokullar hakkında bir araştırma yapıyorum, hakkında konuşmak isteyenler varsa sevinebilirim. Erken cumhuriyet dönemi ilkokul yapıları, müfredatlar, bina tipolojileri vs.





53. Venedik Bienali

12 Mart 2009 Perşembe § 0











53rd Venice Biennial

The Pavilion of Turkey 2009

Artists: Banu Cennetoğlu, Ahmet Öğüt
Curator: Başak Şenova
Assistant Curator: Nazlı Gürlek
Commissioner: The Istanbul Foundation for Culture and Arts

http://venicebiennial-turkey.org/tr.html

http://www.nomad-tv.net/basak_senova.html

http://www.banucennetoglu.com/
İsimleri görünce heyecanlandım, merakla bekliyorum.

hey sen eko-mimar!

10 Mart 2009 Salı § 0













Bir ekoloji modasıdır gidiyor, öğrenci yarışmaları, buluşmalar, paneller düzenleniyor sürekli. 

İnsan bir süre sonra e noluyor diye soruyor?

Mesala, bir çok ekolojik ev projesi var, haklarında yazılmış onca kitaplar, onca yapım biçimleri teknolojiler vs.  Peki bu tip projelerde mimarın etkisi ne derecede olmaktadır.

Mimar, tasarımcı kimliğini ya da şöyle diyelim gelecek vizyonu kurma durumunu ne üzerinden oluşturur bu tip projelerde?

Bir tane ekolojik evi çözmek onu tek başına yaşatabilmek neye yarar?  Mucit-mimar mı olunur bu noktada?

Bu ev ister Erciyes'de ister Çukurova'da olsun, kentsel bir öneri getiremedikten sonra, bu teknolojik yarış kimin işine yarar ki. 

Ekoloji bir bilinç meselesidir, bu bilinç oluşturulamadıktan sonra, tekil çalışmalar anca "ne güzel de evler yapıyoruz kendimize dergilerde yayınlanır artık teker teker" dedirtir. Bir çözüm getirir mi zannetmiyorum.

İşte ekolojiyi burdan düşününce, dünyanın en çok polimer üreten şirketlerinin kendilerini aklama çalışmalarına dönüyor.  Bu konularda açılan yarışmalarda göstermelik ekolojik masturbasyonlardan öteye gidemiyor çoğu zaman.

Yeni bir meşrulaşma durumu ekolojik olmak, ekoloji krizi kendini gösterdiği yerlerde, bir vicdan meselesiyle çakışıyor ve piyasa tabi ki bu vicdanı en dibine kadar kullanıyor. 

Belki bu mimarlar şöyle düşünüyorlar, benim ekolojik evim herkesi etkileyecek ve herkes gidip ben de şundan yaptırayım diyecek, ve bu eko-mimar daha fazla para kazanacak.

Mimarın toplumdaki yeri belki dünyayı kadar kurtarmak değil ama, toplum ve mimar ilişkisindeki sorunları,  mimarı yere indirmekten geçiyor belki.

Mimarı ortadan kaldırabilecek projelerle vs. 

ps. 

1-Toparlayamadım yine tam bir dahakine artık.

2-Yeşil yapınca ekolojik oluyor bir de, belki herkes yeşil tişört giymeli.